LOST’TA TALİH ÜZERİNE

Şunu biliyorum ki, “kader’in dönekliğine, kahpeliğine” dair pek çok şey söylenmiştir Batı aleminde. Bu yüzden S4E11’de Benjamin Linus’un, John Locke’a “Kader dönektir, kahpedir” minvalindeki sözleri hiç şaşırtıcı gelmedi bana.
Aslında bunun açıklaması şudur: İnsan kader karşısında edilgin durumdadır, yani alıcı. Alan’dır. Kader kördür, kime ne zaman neyi vereceğini bilinçli bir şekilde seçmez, kör birinin davranışları gibidir onunkisi de. 16. Yy. filozofu, pragmatizmin ve ampirizmin babalarından, İngiliz siyasetinin temellerini atan adamlardan olan Francis Bacon “Caeca (Fortuna) enim licet sit, haud tamen prorsus invisibilis.” diyordu, yani ”Talih kördür, ama görünmez değildir.” Bacon’ın açıkladığına göre, sözün Batı aleminde açılımı şudur: “Talihin yolu gökyüzünde tek başına seçilemeyen ancak biraraya gelince göz alıcı görünen, birçok yıldızın birleşmesinden oluşmuş galaksilere benzer. Bu örnekte olduğu gibi, insanın talihini oluşturan gözle görülemeyen birçok küçük erdem ya da yetenek, alışkanlık vardır.” (Sermones Fideles Sive Interiora Rerum XXXVIII. De Fortuna: “Etenim via fortunae similis est galaxiae in aethere, quae concursus sive coacervatio complurium stellarum minutarum seorsim invisibilium sed conjunctim luminosarum.”) Beni hep beklenti içinde tutan hususlardan biri bu, İngiltere menşeili ampirizmin iki büyük temsilcisi David Hume (Desmond?) ve John Locke, Lost’un en mühim adamları oldu da, onların öncülü ve kafaca sistemin ağbabası Bacon neden es geçildi? Bunu hep düşünmüştüm, bunu Jack ile Locke arasında geçen bir tartışmayı izlediğimde de sormuştum: Adaya düşmelerinin “bilinçli bir Ada istenci”yle alakasının olduğunu düşünen Locke’a göre Ada onları çağırmış, uçağı da bu yüzden düşürmüştür. Dizide –en azından ilk sezonda- aklı temsil eden Jack’e göreyse kimsenin onları çağırdığı falan yoktu, yani ortada bir “Talih”in etkin ve yetkin varlığından söz etmek de mümkün değildi.
Ortada “akıl ile iman” çatışması olduğu açıktı, en azından senaristler ilk sezonun altını bu tartışmayla doldurmuşlardı. Bu tartışma bizde de zaman zaman alevlenir, insanlar birbirine düşer, ortada “Kutsal inançlara hakaret prim yapar mı?” diye bir soru yükselir, arşa değer, oradan sekerek yine bizim dünyamıza düşer. Oysa “hakaret”in kendisi bizzat, prim yapar mıydı? Hem kutsal inanç nedir ki? Her düşünüşün kutsal olduğunu varsayarsak, ki çağımız en azından sözde veyahut anaysalarda da kalsa bir “söz söyleme hürriyeti”, “birey hakkı” çağıdır. Herkes adalet önünde rengine, ırkına, dinine bakılmaksızın eşit, salt doğmuş olmaktan getirdiği haklara sahiptir. O halde herhangi birinin, herhangi bir düşünüşü, bir başkasının düşünme alanına tecavüz edip, zararlı eyleme dönüşmüyorsa, kutsaldır; hakaret karşısında savunulasıdır. Kutsallık değil, insana aitlik (yani “humanitas”) geçerli sebeptir.

İşte John Locke’a ait olanla, Jack Shephard’a ait olan düşünüşler medeniyetin dışında, nerede olduğu belli olmayan bir adada çarpışmıştı. Buna göre durum şöyleydi (8 Mart 2007’de Ekşi’de yazmış olduğum bir Lost yazısından alıntılıyorum):
“Bir kere hakikat ile sanı yani aletheia ile doxa’nın ısrarla kapıştığı bir diziyi seyretmekteyiz. Kişilerle açıklamaya çalışırsak, Locke (daha sonra ona Mr. Eko da ekleniyor) ile Jack ‘in “kader ve ‘gerçeklik nedir’” üzerine algıları çarpışıyor. Daha sonra Locke bir ara kadere olan bağlılığını yitirmiş olsa da, yeniden toparlanarak dizinin batıl karakterlerinden biri olmaya devam ediyor. Jack’in karakterindeki akılcı yapı geçmişine dek uzanıyor. Örneğin hastasına kimi zaman yalan söyleyerek moral vermektense, ameliyattan sağ çıkamayacağını söylemekten yanadır. Hatta bu özelliği yüzünden babası tarafından bir bölümde uyarılıyor. Aslında Jack’in “inanmamak” sorunu daha sonra Hurley’in geçmişe dönüşlerinde ve adadaki yaşantısına değinilen bölümlerde de görebileceğimiz gibi, umutsuz olmasına sebep olmuyor. Zira 3.9’da dövmesinin hikayesinde dövmecinin onu “Lider ve bu yüzden Yalnız” olarak değerlendirmesi de onun kabul edebileceği bir şeydir. Öyle ki rasyonel düşünce yapısına sahip olduğundan dövmeyi koluna yapmasını ısrarla istiyor. Çünkü inanmama durumu onda kronikleşmiştir. Oysa Locke‘un yaşantısında olan biten her şey, o kadar olumsuzdur ki; gerek yıllar sonra karşısına çıkan babasıyla, gerekse evlenme teklifini reddeden sevgilisiyle yaşadıkları, artık bir telekızdan medet umacak boyuta gelmesine sebep olmuştur. Artık tek düşündüğü avcılık ve macera hayallerini gerçekleştirebilmektir. O vakit öyle bir uçak kazası geçirmiştir ki, neredeyse bütün hayallerinin gerçekleşmek üzeredir. Hatta ilk bölümlerden birinde adadan kurtulmak için sinyal peşinde koşan Sayid’in kafasına odunla vuran da odur. Aslında “istekli” ile “isteksiz”in çarpışması bir yerden sonra karakterlerin “kader” konusunda çarpışmasına dönüşüyor. Özellikle de Ben’in hatch’de tutsak alındığı bölümlerde, Ben’in Jack ile Locke’u birbirine düşürmeye çalıştığı anları hatırlarsak, bunu daha net görebiliriz.

Locke ‘da test edildikleri ve bir sebepten ötürü adaya düştükleri düşüncesi hakimdir. (“..well, i’m a man of faith. Do you really think all this… is an accident? That we, a group of strangers survived, many of us with just superficial injuries? Do you think we crashed on this place by coincidence, especially this place? We were brought here for a purpose, for a reason, all of us. each one of us was brought here for a reason.”) ve onları adaya çeken de adanın kendisidir. (“..the island. the island brought us here. this is no ordinary place, you’ve seen that, i know you have.”) Bu da kaderin ta kendisidir. (“..but the island chose you, too, jack. It’s destiny.”) (O kader ki; Locke’a göre 3.8 ‘de Mr. Eko’nun ölümüne “adanın sebep olmasını” sağlamıştır.) Jack ise bunlara herhangi bir açıklaması olmasa da tümüyle karşıdır. Dizinin yazarlarında ise survivor’ların adaya düşmelerinin, aslında kutsal bir sebebinin olduğunu düşünmemiz için ellerinden geleni yapma eğilimi vardır. Öyle ki; Claire Littleton ‘ın flashback’indeki sahte medyum da -sanki uçak kazasına dair- bir şeyler görmüştü. 3.10’da Hurley’in babasının parayla tuttuğu sahtekar falcı da onun başına gelecek benzer bir felaketten söz ediyordu. (O felaket sayıların felaketi de olabilir.) Ya da 3.9’da Jack’in dövmesini yapan kız da onu “lider ve yalnız” olarak betimlerken böyle bir kazanın başına gelebileceğini ima ediyordu. Zaten adanın, Locke’un ve Walt ‘ın ardından Rose’a da iyi geldiği vurgulandıktan sonra, anladık ki ortadaki tartışmanın mitos tarafı gittikçe güçlenmeye başladı. Hakikat’ten sanı’ya kuvvetle yol almaya başladık, derken birden aslında uçağın düşmesine Desmond’un şifreyi zamanında girememesi sonucu oluşan o anormal gökyüzü değişiminin sebep olduğunun altı çiziliverince, işin rengi bir kez daha değişti ve biz izleyiciler (çoğu kişi belki de, tümü denemez) yine iki yönlü düşünmeye başladık. Evet uçak düştü, çünkü açıklanabilir sebepler var.”

Aslına bakılırsa -neredeyse geçen sene- yazmış olduklarıma bakınca dizide hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu, sadece ortadaki “Talih”in biçimine dair açıklamalarla geçiştirildiğimizi düşünüyorum. Çünkü hikayenin ardında yatan gerçeklere bakışımız hala çift yönlü olabiliyor. Bir Mr. Eko geçti aramızdan, farkında mısınız? Onun “Talih” algılayışı gitti, ancak Ben’in S4E11’deki “Talih”e dair ifadeleri geldi. Bu yazıyı yazmaktaki amacım tümüyle dizideki “Talih” vurgusunun altını çizmek, diğer açıklamalar (Widmore’le Ben’in hesaplaşması örneğin) pek bu yazıyı ilgilendirmiyor.
S4E11 itibariyle anlıyoruz ki, Ben “gözde”likten düşmüş, misyonunu tamamlamıştır. Locke’a “Ada hastalanmamı istedi, senin de iyileşmeni. Benim vadem doldu John.” derken de bunu açıkça belli ediyor, Locke’a malum olan “müjdeci” rüyayı kastederek “Eskiden ben de rüya görürdüm.” diyerek adeta iç geçirdiğinde de. Gerçekten böyle bir düşünüşün Batı aleminde kökü var mıdır, ona bakalım biraz da.
Evvela şunun altını çizmeliyim hikayenin belli bazı bilimsel açıklamalarla sonlanması birçok kişiyi tatmin edecekse de, başka birçok kişiyi de rahatsız edecektir. Yani “ortada öyle ne talih malih var, ne de ada istenci… şu şu gazlar sıkışınca bazı dengeler sarsıldı veyahut adanın konumu itibariyle zamanda kayma varmış gibi görünüyor” gibi ve buna benzer sürüsüne bereket açıklama, mistisizm peşinde koşanları tatmin etmeyecektir. Zaten yapımcıların da hala ve hala olaylara çift yönlü bakmamızı sağlamalarında da bu arzuyu tatmin edişi görebiliyorum. Locke “Başına öyle şeyler geldiği için üzgünüm Ben.” derken Ben karşılık olarak “O şeylerin başıma gelmesi gerekiyordu, kaderim böyleydi” diyebiliyor hala. Kaldı ki manipulasyon uzmanı olan Ben için de “Gözü kör olan Talih, buna mukabil görünmez değildir.” Yani şu ana kadar Locke’un Hurley’e yaptırdıklarını da yine kendisinin itiraf ettiği gibi “birisine bir şeyi sanki kendisi istiyormuş gibi düşündürerek yaptırma” vasfıyla ilişkilendirmiş olmasına rağmen, kızının ölümünü düşünürsek, onun manipulasyonunun da işe yaramadığı bir “Kör Talih”le karşı karşıya olduğumuz açık. Zaten yıkılmışlığı ve üzüntüsü de bunu gösteriyor.
Pagan anlayışıyla Hiristiyanlık arasında kalmış büyük bir filozof vardır: Boethius (İ.S. 480-525). Onun en büyük eseri olan “Consolatio Philosophiae”’da biçare insanın (her şeyini yitirmiş : Benjamin Linus) teselli bulacağı Felsefe Kadın’la (Felsefe=teselli) zindanda karşılaşması ve teselli bulması anlatılır. Bir yazımdan alıntılıyorum:
Felakete uğramış, her şeyini yitirmiş adamımız hücresinde sefil bir şekilde otururken, musaların etkisiyle ağıtlar yakarken kaybettiği mutlu günlerine; “Düşmüş adamın bastığı yer hiç güvenli olur mu!” (”qui cecidit, stabili non erat ille gradu.” 1,1, 22) diye hayırflanırken, kaderin ona nasıl düşman olduğunu düşünürken, bu hüzünlü yakınmalarını kaleme almaya karar vermişken, muhteşem görünümlü bir kadın başında dikilir. (”..haec dum mecum tacitus ipse reputarem querimoniamque lacrimabilem stili officio signarem, adstitisse mihi supra uerticem uisa est mulier reuerendi admodum uultus..” 1,1, 1-4) Boethius kadını şöyle tarif ediyor: “.. ışıl ışıl yanan gözlerinden, sıradan insanın çok ötesinde keskin bir anlayışa sahip olduğu belliydi. Rengi capcanlıydı, sonsuz bir dirilik vardı üstünde. Ama yine de, bizim çağımızdan olmadığını hisettirecek kadar yaşlıydı. Boyunu tahmin etmek güçtü; çünkü bir an sıradan bir insan boyunda görünürken, bir an başının tam tepesiyle göğe değecekmiş gibi geliyordu. Hatta başını daha da yükselttiğinde, göğün içine süzülüyor, insanın görüş alanından kayboluveriyordu. Zarif bir işçilikle dokunmuş incecik ipliklerle dikilmişti elbisesi, kumaşı hiç bozulmayacak derecede kaliteliydi. Sonradan kendisinden öğrendim ki, elleriyle dokumuştu onu. Ama uzun zamandır hiç temizlenmediğinden, is tutmuş masklar gibi, rengi yer yer kararmıştı. Alt kenarına yunanca “pi” harfi işlenmişti, yakasına da “theta” harfi. Bu iki harfin arasına, tıpkı merdiven basamakları gibi, belli dereceler işaretlenmişti. Bu derecelerle en alttaki harften en üstteki harfe doğru bir yükseliş söz konusuydu. Ama bazı hainlerin elleri bu elbiseyi yırtmış, her biri koparabildiği kadar bir parça koparmıştı ondan. söz konusu kadının sağ elinde bazı kitaplar vardı, sol elinde de bir hükümranlık asası.” … Evvela adamımız Felsefe kadına zalim kaderi şikayet eder. Onun elinden tüm mutluluğunu aldığını söyler. Oysa durum öyle midir? Adamımız her şeyi kaybetmişse de (olaya bakın ya; şu lanet dizi Lost’taki John Locke ile felsefe kadın arasındaki benzerliğe!) aslında bu felsefe kadına göre; adamımızın kaderi tam tanıyamamış olmasındandır. Zira kader önce alan, daha sonra verendir, ya da önce veren, daha sonra alandır. Kaderin dual yapısı yüzünden mutlu olan, yine aynı yapıdan ötürü mutsuzluğa mahkumdur. Boethius eserini işte tam da bu nokta üzerinde şekillendirir. Adamımıza kaderin verdiğini, yeniden geri almış olmasına üzülmemesi, kendisini sefil hale getirmemesini öğütler.
“ille de sen kendine sürgün denilmesini istiyorsan, sen zaten kendi kendini sürgün etmişsin. Çünkü bunu ancak sen kendin yapabilirdin, başkası değil.” (”ac si te pulsum existimari mauis, te potius ipse pepulisti.” 1, 5, 7-8) (http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=10594865) (Eser Türkçeye Çiğdem Dürüşken hocamız tarafından Latince aslından çevrildi, mutlaka alıp okumak gerek: http://cdurusken.blogcu.com/3595778)
Açıkça görülüyor ki, Boethius’un çizdiği ve Batı aleminde sıkça telaffuz edilen “hem alan, hem veren Talih” aslında Lost’ta üzerinde dikkatle durulan bir odak noktası. Dizinin kurgucularının filozof ve bilimadamı isimlerine bu denli önem verip de, Felsefe’nin çeşitli tartışma konularına ilgisiz kalması mümkün değil. Zaten yukarıda da belirttiğim gibi, “aletheia ile doxa”, yani “hakikat ile sanı” veyahut “fides ile ratio”, yani “akıl ve inanç” problemleri Jack ile Locke’un kimlikleri üzerinden tartışmaya açılmıştı. Orada Kader ve Seçilmişlik vurguları da vardı. Hatta Locke adanın gözlerine baktığını söylemişti bir yerde, ya da başka bir yerde umuduğunu tam yitirdiği noktada isyan ederken, hatch’in ışığı yanmıştı da tüm seyircilerle birlikte kendisi de yeniden heyecanlanmıştı. (Gerçi daha sonra Desmond bunu, “tuvalete kalkmıştım, ortada öyle kadere yamanacak bir durum yok” diyerek açıklamıştı.)
Aslına bakılırsa kim ne görmek istiyorsa, ne bulmak istiyorsa ona ulaşıyor Lost’ta. Ben, açıkçası zamanının büyük bir bölümünü filoloji ve felsefe çalışmalarına ayırmış biri olarak sadece heyecanlanmış olduğum hususlara takılıyor, belki çok daha basit açıklamaları gözden kaçırıyorum, olabilir. Ama şuna inanıyorum ki, bunun hiçbir önemi yok. Kurgular, hikayeler niçin var? Bilgilenmemiz için mi? Velev ki öyle olsun, bilgilenelim, doğru bilgiye kavuşalım (ki “doğru bilgi” kavramının kendisi de felsefede kolayca manipule edilebilir), ancak şunu da görelim, uyuşuyoruz, uyuşturuyoruz kendimizi. Çünkü bunu istiyoruz, salt bilgilenmek istiyorsak , Lost yetersiz, bunu biliyoruz. Eğlenmek istiyoruz, her eğlenme isteği, insanın uyuşmaya meyilli olduğunu kanıtlar zaten. Diğer kurgulardan fazla olarak, Lost sayesinde teoriler üretiyoruz, demek ki bu da bir uyuşma ve uyuşturma yolu.
Bol uyuşuk seyirler diliyorum sizlere, hem alan hem de veren Talih’inizle!
Yazısını bizlerle paylaşan ‘john locke un sahtekar babası’na sonsuz teşekkürler…
LOST’TA TALİH ÜZERİNE Yazısına - 19 Yorum yapıldı.
Yorum Yazın
You must be logged in to post a comment.










Mayıs 14th, 2008 at 10:39
Man of Science, Man of Faith demenin birhayli uzun yolunu bulmuşsun:)))
Mayıs 14th, 2008 at 18:00
kahpe ve dönek olan kader değil,Benjaminin kendisidir.yaptıklarının elbette bir bedeli vardı.şimdi onları ödeme zamanı.
kader biziz
biz olmassak kader de olmaz.
Mayıs 14th, 2008 at 18:24
@ john locke un sahtekar babasi
ellerine sağlık çok güzel yazmışsın emeğe saygı:))
Mayıs 14th, 2008 at 18:35
(Gerçi daha sonra Desmond bunu, “tuvalete kalkmıştım, ortada öyle kadere yamanacak bir durum yok” diyerek açıklamıştı.)
yanlış olmuş…
adaya inancını kaybettiği sırada lock ışığı gördüğünü belkide desmond ın o sırada sadece tuvalete kalktığını söyleyerk nekadar yanıldığını anlatmış.Desmon da artık son noktada olduğunu kendini öldürmeden önce kitabını açtığını bazı sesler duyup ışığı yaktığını ve bunun mesaj olduğunu düşünerek kendini öldürmekten vazgeçtiğini kendisi anlatmış bir kısmınına fb lerden seyretmiştik.seni bilmem ama senaristler kader olgusuna oldukça sadıklar
Mayıs 14th, 2008 at 22:15
@john locke un sahtekar babası
Öncelikle uğraşın için ellerine sağlık!Ve… kesinlikle daha önce yaptığım bazı yorumlarımda olduğu gibi dizi bizi “inanç ve bilim arasında ikileme sürüklüyor” diyorum.Seninde yazında belirtmiş olduğun gibi.Dizinin sonu gelip bizlere olayları açıkladıkları zamansa; bu bakış açısını kullanıp iki yönlü açıklama yapacaklarını umuyorum.Bir takım şeyleri fizik kuramları vs. ile bir kısmını ise mistik yollarla inançlarla/kaderle açıklayabilirler.Çünkü iki yoldan yalnızca birini seçip açıklarlarsa ya kadercilere haksızlık etmiş olurlar yada bilimcilere.En önemlisi onca olayı gözümüze sokupta bizi boş yere uğraştırmış olurlar.Bizler her şeyi didik didik incelerken…
Mayıs 15th, 2008 at 01:50
bence yapımcılar bize buradaki herşeyin bilimsel açıklaması olacak derken felsefe bilimini kast etti. gitti bütün milyon dolar ümitlerim ama en azından bi sürü masraf yapıp dava açmaktan kurtulurum herhalde.
bunun dışında kader konusunda bize öğretilen en azından benim anladığım kaderin ve yazgının var olduğu ama insanın cüzi iradesi ile kaderine yol verebileceği yani seçim yapma şansının olduğu idi. ki diziyede dönersek küçük johna bir çok kez seçim şansı verildi fakat o hep yanlış tercihlerde bulundu.
Mayıs 16th, 2008 at 16:57
gerçekten tebrikler ve teşekkürler!!!! inanılmaz bir yazı olmuş. hakkında tez yazılacak kadar olmuş bizim lost.
Mayıs 16th, 2008 at 20:52
güzel bir yazı olmuş gerçekten.
kader ya da talih insana güzellikler de kötülükler de sunuyor hakikaten. çünkü herşey zıttıyla bir bütün, önemli olan dengedir.
kaderi bir güzergah olarak düşünüyorum ben. mutlaka varılması gereken noktalar var, fakat bu noktalar arasında ilerlerken hep aynı yollar kullanılmak zorunda değil. noktalara farklı yollardan varılabiliyor. john lock’un kaderi adaya gelmekti. eğer geçmişinde farklı tercihlerde bulunsaydı, çok daha önceden adada olabilirdi. ama o başka tercihlerde bulundu ve sonuçta yine adaya geldi.
Temmuz 5th, 2008 at 00:18
Konuyla ilgili başka bir yazıda da burada varmış. daha az detaylı ve daha az kapsamlı
http://www.gunlukhayat.com/yaz.....ri-donelim
Ağustos 4th, 2008 at 23:32
süper yorumlar var teşekürler:)
Ağustos 30th, 2008 at 05:26
merhaba, arkadaslar aslında benim ada hakkında yeni bi teorim var. 1. sezonda black rock ı gördük. ada yerlileri blcak rock ın mürettebatı olabilir. ingilizce konuşuyorlar ve beyazlar. ancak walt ın kaçırıldığı bölümlerde onunla konuşan etnik kıyafetli çikolata renkli bir hatun görüyoruz. demekki kölelerin hepsi gemide ölmemiş diye düşündüm. ama 3. sezonda the man behind (bölüm 20 sanırım) previously on lost kısmında hemen 42. saniyede benjamin ve locke ın diyoloğu sırasında ben in arkasında sutun kalıntıları göze çarpmakta(aslı hangi bölümde bakmadım) bu tip sütunlara dor stili deniyor ve ege yunan medeniyetinde dorlar (sparta yı kuranlar) tarafından geliştirilmiştir. anadolu daki örneği de asos ta bulunur. demekki ada halıkının tarihi en az 3000 yıllık. 4. sezon finalinde adanın ışıklar arasında kaybolması başka bi efsaneyi insanın aklına getiriyor… atlantis efsanesine göre ada deniz tarafından yutulmuştur. bizim adada aynı şekilde kaybolmadı mı? ezoterik tarihe göre atlantis afrika ve amerika kıtaları arasında atlantik okyanusu üzerindedir. atlantisliler zihinsel gelişmişliğin eseri olarak majik (sihirsel nitelikte) olaylara vakıf insanlardır. gelişmiş teknolojiye sahiptirler ve ışk saçan silahları vardır. ayrıca maddesiz seyahat edebilirler yani ışınlanabilirler. ve efsaneya göre adanın sonunu kendi aralarında çıkan anlaşmazlıklar yani savaş getirmiştir. bizim adamız da güvenlik nedeni ile taşınmadı mı?. adada teör estiren askerlerden dolayı. atlantisin yokolması (ya da taşınması) mö 10.000 yıllarına yani neolitik çağaın başlangıcına tarihlenmektedir. dünya üzerinde de orta doğu da orta asya da ve güney amerikada değişik enerji yoğunluklarına sahip bölgeler de bulunur. modern insan klasik arkeolojiye göre afrikada ortaya çıkmış ama neolitik devrim orta doğu ve mezopotamya da gerçekleşmiştir. atlantis ten kaçan bazı bilginler daha önceden mısır da varolan adayla bağlantılı osiris tapınağına gelmişlerdir. anadoluda yetişen yunan filozofları ve heredot un burayı ziyaret ettiği söylenir. aslında diziye sonradan katılan charlotte lewis karakterinin tunus ta arkeolojik alanda bulduğu ayıyı ve dharma tasmasını açıklayabilir bu. adamız atlantisin tamamı veya arda kalan bir kısmı olabilir. madem ada herkesi geri istiyor; bizim kahramanalrımız da 12.000 yıl önce kaçanların reenkarneleri olabilir. miles’ın da lewis e aslında adaya geri dönmek içn uğraştığını da söylediğini unutmayalım. ayrıca lockın da adadaki pozisyonu önceden ayarlanmış. adadaki zaman mefhumuna gelince locke rüyasında horace la konuşurken bunu zaten gözümüze soktular. farklı şeylerden bahsederken hep aynı ağacı kesmesi… ve jack in babasının içine de jacob kaçmış diyorum. belki de kendine en uygun bedeni getirmesi için jack i seçmiş olabilir. (ben jack için ciddi bir görev göremiyorum anca sıhhıyeci olur… şakaaa) yani diyorum ki anlattıkları ister şeytan üçgeni ister atlantis olsun adamlar bu işi çok iyi yapıyolar …
Ağustos 30th, 2008 at 05:29
daha önce benzer yorumlar yapıldıysa başka başlıklar altında yeni dediğim için kusura bakmayın
Eylül 1st, 2008 at 02:42
bölüm 19 da sütunlar ayan beyan ortada
Ekim 7th, 2008 at 06:08
dogru ben daha 2 sezondayım yeni basladım.Ve ilerki bölümleri iple cekiorum. suana kdr en cok eko dan etkilendim valla.o siyah dumanla karsı karsıya gelmesi cok etkiledi..
Ekim 25th, 2008 at 03:49
ben 4. sezonu bitirdim 5. sezonu bekiyorum
Ocak 28th, 2009 at 10:45
güzel bir yorum
Ocak 30th, 2009 at 04:14
Yabancı bir blogda benim burada işlediğim Talih / Kader / Fatum kavramlarına Lost kapsamında değinilmiş.
The role of Destiny
Last night’s post about the Latin in the TV show Lost sparked an idea that has been knocking around my head for a while. As viewers of that show are no-doubt aware, time-travel plays a big part in the ongoing story; in fact, explicit time travel can be found in quite a few modern pop-culture artifacts, not to mention the general narrative trend toward non-chronological storytelling (think of films like “Pulp Fiction”, or the now-ubiquitous practice of TV shows that present how the story will end prior to the opening credits, only to double back to the beginning after the first 8 or 10 minutes).
The Parcae or Fata play an important role in classical literature, most notably in Vergil’s Aeneid. The modern trope of time travel serves the same narrative purpose that concepts like Fatum did in the ancient world. In these older stories, supernatual characters would make oracular pronouncements like “It is your destiny” to move the plot along and alert an attentive reader to signposts in the narrative ahead. Today these same story functions are commonly handled by a character explaining in a purely scientific way how the physical laws of time travel should work: You either can’t “affect the timeline” (manent immota tuorum/fata tibi - Aen.I.257-8), or if you do the results are uniformly a disaster that “needs to be fixed” (think of how miserable Aeneas is until he understands and accepts his destiny).
IMO, while a modern writer may recognize the narrative utility of devices like fate and destiny, he/she knows a modern audience wouldn’t accept the usual supernatural explanation or its attendant religious/philosophical underpinnings. So fate is varnished with a pseudo-scientific verneer; the ideas of classical literature aren’t at all dead, just transformed for a more sophisticated audience.
Source:
http://www.latinlanguage.us/bl.....1&pb=1
Şubat 8th, 2009 at 18:14
Diğer teoriye ne oldu yahu?
Şubat 26th, 2010 at 16:11
bence kaderle ilişkilendirmek locke un adayla ilgili sınırlı görüsüne sığınmak olur.bilinçli eylemi saptırmaya çalışmak daha doğru bir çıkarım.ve lost yapımcılarının bizle dalga geçercesine gözümüze soktukları şeyi görmezden gelemeyiz.jack herşeyi biliyor burada da adada da.bundan kesinlikle eminim.en son bunu jacop itiraf etti dizide.en önemli go taşı oyuncu olmayı bir türlü kabullenemiyor çünkü başaramıyacağından korkuyor.kaderse bu anlamda var ancak bilinçli olarak bu kaderi seçmek de var…bence